Çok para, kaç paradır?

      Geleneksel Türk Polisliğinin vefatı ile -olması gerektiği için değil de çoğu zaman Avrupa Birliği “böyle istiyor” diye- modern polisliğin doğuşu arasında bir yerlerde başladım ben bu mesleğe. Çokbilmiş memurların “şefim sen bilmezsin” mukaddimelerini birçok operasyon öncesinde duya duya, çok şey bilmeye başladım. Onlardan bazıları da şiir bilmiyordu mesela. Ben polisliğimi şiir gibi yapmak istiyordum. Suç dünyasında günah biriktiren bunca insan varken ben bir polis olarak onların günahlarına asla ortak olmayacaktım. Ve elbette vazgeçmeyecektim şiir yazmaktan…

      Günah demişken, orası biraz karışık işte, beyaz takım elbise giyip kömür taşındın mı sen hiç? İşte biz tam da bunu yapıyoruz. Hey sen, sokakta burun buruna gelince sistemin beğenmediğin her yönünü benle çözmek istiyorsun ya, o öyle olmuyor işte. Oturup konuşsak, sen bana ısmarlamazsın da, ben sana kesin çay ısmarlarım mesela. Sonra biraz konuşsak, “aaa” nidasından sonra, belki bana sosyalist demezsin ama sosyolojiden anladığımı pekâlâ kabul edersin. İşi insanla olan polisin sosyoloji bilgisine şaşırma, o bilgisi hiç yokmuş gibi insanlarla ilişki kurmadan polislik yaptığını sanan polislere şaşır.

        Neyse konu bu değildi. Akıllı telefonlar, tabletler, mabletler modern polislik uygulamalarının içerisinde kendine yer bulsa da, geleneksel polisliğin vefatından hemen önce alıştığım not alma yöntemlerimi ben bir türlü değiştiremedim. Aslında değiştirmeye niyet bile etmedim. İhbarlar, telefon numaraları, adresler, ajan, muhbir bilgileri, artık operasyona dönüşecek ne varsa edindiğim, bunların hepsini ben hala ajandama yazıyorum. Böyle yaparak, bilgi bankamın elektronik bir arızaya kurban gitmesini kesinlikle önlemiş oldum. Bir de en güzel tarafı şu ki, yazdıklarımı bir başkası okusa da anlamıyor. Ajandam çok kıymetlidir benim. Misal, bazı bilgileri, operasyon yapacağım adama önceden haber verseler, bir milyon alırlar. Lira mı, dolar mı orası haber verene kalmış.

         Ajandama yazıp da yakaladığım adamlardan biri için bir gün yine adliyedeyiz. Nöbetçi Savcı tutuklamaya sevk ettiği için Hâkimin gelmesini bekliyoruz. Çok sevdiğim bu anlar, torbacılar için dramatik, narkolar için makara zamanıdır. Benim içinse; ifade verirken, kerpetenle anlattığı suç hayatını, gevşeyen ağzı ile ortalığa saçması, topladıklarımı meşhur ajandama geçirme zamanıdır. İşe yarayan bilgilerle sonra biz kime geçiririz, orası ayrı bir heyecan elbette. Bu arada, bu hikâyedeki adama torbacı demek biraz ayıp olur. Adam bildiğin kaçakçı, medyanın söylemekten keyif aldığı ismiyle diyelim hadi; Uyuşturucu Baronu.

       Aylarca, bin bir zorlukla takip ettiğimiz adamın, hâkime ifade vermek için beklerken takındığı dramı gören biri, nezarete yemek söyler, “garibin karnı doysun” diye. Hâkimle buluşmadan hemen önce rollerine girerler ve o kadar iyi oynarlar ki mazlum rolünü, hiç şaşmaz. İyi hâl indirimi niye var sanıyorsun? Bunların kendileri uyuşturucu kaçakçısıdır ancak ikinci kuşak için evlat veya yeğen fark etmeksizin, kazandıkları kara paralar birer yasal iş sermayesine dönüşür. Bu adam da tam o yola girmiş, “son bir iş yapayım hırsı” gelip bize çarpmıştı. Yazık. Ajandama bilgi aparmak için konuşurken, psikolojik, sosyolojik durumları da anlamak için çok çaba sarf ederim. İş yeri, ev aramaları derken, mal-mülk çokluğu aklımda kalmıştı. Dayanamadım sordum:

“Ya, bir yerde duramıyor musun? Onca daire, son model arabalar, yazlık, kışlık evler, yasal olan bir iş yeri de açmışsın. Daha ne?” Sorum mantıklıydı, nezaretin parmaklıklarından kafasını istemeyerek de olsa bir kez daha bana çevirdi. O ana kadar sorduğum sorulara verdiği uzun cevapların yanında, en kısa cevabını verdi.

“Komiser senin hiç çok paran oldu mu?”

Zafer ERCAN

zafer@zaferercan.com
30 Aralık 2015 Çarşamba

1070

kez okundu