Yaldızlı bir gece

Bir sabah narkotik şube beşinci kattaki odamdan içeri girdiğimde, masamın üzerinde bir çiçek duruyordu. 14 Şubatta sevgiliye alınacak kadar güzel süslenmiş, saksıda canlı bir çiçek, masamın üzerine tüm güzelliği ile kurulmuş, öylece bana bakıyordu. “Narkotik Komiserine sabah sabah kim niye çiçek yollasın ki”, diye düşünüp çiçekle aramda hiçbir bağ kurmadan masama oturdum. Üzerindeki karta gözüm ilişti, kartta; adım yazıyordu, “hayda bana gelmiş, iyi mi?”

“Oğlumuzu uçurumun kenarından çekip aldığınız için size çok teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”                                                                                                                                                                                                                                  Yaldızlı Ailesi

Çiçeğe, karta, kartta yazan soy isme öylece bakmaya devam ediyordum. Çünkü hiçbiri çiçeğin bana niye geldiği konusunda henüz fikir verme başarısı gösterememişti. Çiçeğe bakmaya devam ederken 14 Şubatın biz memurlarla hiçbir alakasının olmadığı konusunda nettim. Ayın hemen başında zaten biten maaşın, son gününde sevgililer günü mü olurmuş? Aman ya sabah sabah aklımın içinde neye sardım, ayın 14’ü güzeldir neticede, ölmez de sağ kalırsak ertesi gün, maaş günü ne de olsa, şimdi bu çiçek bana niye geldi? Önce tam olarak bir uyanırsam meseleyi çözerim sanırım.

Dün gece ne yaptık biz? Bizim çakma muhbir Funda’nın peşine düştük. Annesi Nergiz aramıştı dün sabah, “Kızım yok, 3 gündür eve gelmedi” demişti. Annesi kızının muhbir olduğunu bilmiyor elbette, uyuşturucuyu bıraktığı için mutlu, benim sayemde bıraktığını sanıyor. Bunda bir doğruluk payı var ama Funda uyuşturucuyu tam olarak bıraktı mı gerçekten, bundan ben bile emin değildim. Haliyle evden kaybolduğu anlar, annesi için yine gidip o zıkkımları içmek anlamına geliyordu. Yalancı yaldızlarla kaplı bir âlem sevdası hep vardı ama Funda’nın soyadı Yaldızlı değildi, yani çiçek, gece kızını bulduk diye Nergiz Anneden gelmiş olamazdı, kızını kaçıncı buluşumuzdu, rutindi yani. Yoksa evi bastığımızda bizi yarı çıplak karşılayan delikanlının soyadı Yaldızlı mıydı?

Ajandamı açtım hemen. Dün gece çocuğun GBT’sine bakarken, TC kimlik numarasını, cinsini cibilliyetini her bir şeyini yazmıştım oraya. Oha evet, Funda’nın kalacak yer bulduğu için 3 gündür anasına haber vermeden arazi olduğu evin sahiplerinin soyadı Yaldızlı imiş. Dün gece o eve bizim kızı bulmaya gitmiştik güya.

Önce Funda’nın telefonunu en son kapattığı yeri tespit ettik. Annesi Nergiz’in “kızım kayıp” demesinden daha çok Funda’nın en son yakalattığı adamlardan dolayı başı belaya girer diye korkuyordum. Kaç defada söylemiştim ona, “bu telefonu asla kapatmayacaksın” diye. Çakma Muhbir diye boşuna demiyorum. Öğrenemedi bir türlü bu işin inceliklerini. Hem bu âlemden haber getireceksin, hem de haber vermen gereken kişileri habersiz bırakacaksın. Iıı, olmaz sağlığa zararlı. Ya muhbirlik yapmayacaksın, yapmışsan da kaportanın sağlam kalması için kurallara harfiyen uyacaksın.

Funda’nın üç gecedir kaldığı yere bir takım teknik aletlerin yardımıyla gelmiş olsak da, tamponu yamuk arabası Balat’ın dar sokaklarından birinde “ben buradayım, gelin” diye bizi çağırıyordu. Gece yarısı sokakta kimsecikler yoktu. Arabanın sağ tekerleri kaldırımda, sol tekerleri yolda duruyordu. Funda’nın arabasının park halinde önünde durduğu binanın kapısı önüne gelir gelmez, dış kapıyı yokladım. Kapı kapalıydı. Giriş bir apartman girişi gibi dursa da, binanın sağına soluna bakınca buranın bir apartman olamayacak kadar küçük olduğunu hemen anladım. 3 katlı bina, tarihi bir evdi. Işıklar yanmıyordu.

Gecenin o saatinde hissikablelvuku halime sığınıp zili çaldım. Neticede operasyona gelmediğim için akacak, kokacak, kaçacak bir durum yoktu. Bir süre binadan hiçbir ses çıkmadı. Işık da yanmadı. “Derin bir uyku halindedirler belki de” deyip zili çalmaya devam ettim. Bitişik bina, ısrarla çaldığım zili duymuş olmalıydı ki, bir amca camı açıp, sorgulayıcı bakışları eşliğinde, “Bu saatte hayırdır? Onlar Umreye gittiler. Siz kime bakmıştınız?” dedi. Yalnızca bizim kızı arayıp bulma peşinde olduğumuz için arabayı görür görmez eve odaklanmış ancak evin kime ait olduğu hakkında bilgi sahibi olmamıştık. O yüzden amcaya bildiğim kısımla cevap verdim. “Biz bu arabanın sahibini arıyoruz” dedim. “O araba o evin değil.” deyip, bizim kim olduğumuzla ilgilenmeden amca camı kapattı.

Bu diyalog sırasında, en üst katın penceresinin perdesinin aralandığını fark ettim. Daha fazla beklemenin artık bir anlamı yoktu. Dış kapı sağ omzumun ısrarı karşısında çok direnmeden açılmaya karar verdi. Hızla yukarıya çıktım, genç bir delikanlı beline doladığı havlu ile birden karşımda bitti. Beni görür görmez, en yakın duvara sırtını verip kendini güvene almaya çalıştı. Elimi belime attım, silahımı çekmeye hazırdım. Ancak karşımdaki genç o kadar çok korkmuştu ki, silahımı çekerek onu daha da fazla korkutmanın bir âlemi yoktu.

“Funda burada mı?” dedim, dili damağı kurumuştu, konuşamayacağını düşündüğü için hiç uzatmadan yaslandığı duvarın hemen yanındaki kapıyı açıp işaret etti. Funda kendinden geçmiş bir halde çırılçıplak yatakta yatıyordu. Umreye giden bir ailenin evinde çıplak bir kız, operasyonluk bir durum olmasa da, sosyolojik bir vaka incelemesi için bolca veri olduğu kesindi.

Çocuğa, “Polisim, Funda’ya geldik biz, seni ayartıp uyuşturucu içmediyseniz Senlik bir durum yok, rahat ol” dedim. “Yok abi, burası Anneannemin evi, onlar evde yoklar diye bizde takılıyorduk işte, abi hemen çıksak, mahalleden duyan olursa annemlere haber verirler, nolur hemen çıkalım, bu evde sizin arayacağınız bir şey vallahi yok.” Olmadığından emindim. Evin manevi havası kendisini hissettiriyordu. Funda, züccaciye dükkânına giren fil gibi fosur fosur yattığı yerden her şeyi dağıtıp atmıştı yine. Delikanlıya, mahalleden birilerinin, biz eve girmeden bizi gördüğünü söylememe fırsat kalmadan açık olan dış kapıdan anne ve babası içeriye girmişti. Bitişik binadan zil sesine uyanan amca komşuluk vazifesini anında yerine getirmişti.

Funda’yı bulma operasyonu tam bir sıvama halini almıştı. O gece illa da bulacağım diye ısrarcı olmasaydım, delikanlının Anneannesi bugün umreden döneceği için 3 günlük seks yoğunluklu aşk yuvası zaten ömrünü otomatik tamamlayacak ve dolayısıyla Funda bu akşam mecburen evine dönecekti. Neredeyse, sokaktaki eve yakın tüm evlerin ışıkları yanıyordu. Bittiğinden yakındığımız komşuluğun yaşandığının kesin olduğu bir mahalledeydik. Çocuğun anne ve babası evlatlarının anneannesinin evi boş kalmasın diye orada kalırken, hiç de boş durmadığını büyük bir hayal kırıklığı ile gecenin bir yarısında öğrenmişlerdi.

Funda giyindi, onu bulmamız onu hiç şaşırtmamıştı. Funda açısından açıklama yapılacak bir durum söz konusu değildi. Kalacak bir yer bulmuştu, kalmıştı. Mevzunun öyle derin bir felsefesi yoktu. Karşısında duran anne babanın “oğlumuz nasıl olur da, umreye giden anneannesinin evinde biri ile sevişir” şaşkınlığı zerre umurunda değildi. Birbirinden bu kadar farklı kutupta olan iki yetişkin olarak 3 günlük bir kamp yeriydi bu ev onun için, o kadar, arkasına bile bakmadan evden çıktı gitti.

Ben kendimi tanıtıp, neden orada olduğumuzu anlatmak istedim. Baba, uzatmama izin vermedi. Sıkıca sarılıp bana teşekkür etti. “Kapıyı kırdık” dedim. “İyi yapmışsınız, yoksa biz burada neler olup bittiğini öğrenemeyecektik” dedi. Narkotik Polisi olmam anne ve babanın sarsılmaları için ziyadesiyle yeterli olmuştu. Onlara göre oğulları için burası uçurumun kenarıydı. Birde, Funda’nın uçurumlardan defalarca paraşütsüz atladığını duysalar ne yaparlardı acaba?

Duyurmadan çıktık evden…

Zafer ERCAN

zafer@zaferercan.com
22 Nisan 2016 Cuma

1022

kez okundu