Toplum mühendisleri, statüko, vesayet, yandaş, candaş, bu vatanı herkesten çok ben seviyorum, ulusalcılık, Türk, Kürt, bu liste uzar gider. Son zamanlarda hemen her gündemin içerisinde yer alan-aldırılan kelimelerden bir anda aklıma geliverenleri yazdım size. Bu ülkenin gerçek gündemi nedir bilen var mı? Soruna ad koyanla, soruna ad bile koymaktan imtina edenlerin, sorunu bizzat yaşayanlarla ilişki düzeyi nedir acaba? Biz hep bizi kurtardığını iddia edenlerden çekmedik mi bugüne kadar?
Çocuklarımla birlikte tatildeyim, internetten uzak, sıfır televizyonla başladım tatile, tatilimiz birkaç ayaktan oluştuğu için ilk baştaki teknolojiden uzak başlangıç ilerleyen günlerde değişti ister istemez. İnternete girdim, haberleri izledim, gazete okudum ve tabii ki adı “gündem” olan ve bazen sırf “gündem” olsun diye de kurgulanan sarmalın içerisinde buldum yine kendimi. Yaptığım tatil boyunca oluşan gündemleri sıralasam bu yazıyı sadece o gündem başlıklarının bile doldurması yeter de artar bile ama ben sadece biriyle ilgilendim: “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?”
Bu başlık ilk nerede çıktı, nasıl çıktı, kim çıkardı, inanın bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, 2 yıldır Bingöl'de şark görevimde yaşadıklarım sebebiyle bu sorunun ne kadar aşağılık, ne kadar düşüncesiz ve ne kadar emek verilmeyen bir soru olduğuna karar verebilirim. Ayrıca ben bu soruya şıppadanak bir cevap da veririm: “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorundadır!”
Tüm acılarımıza rağmen biz birlikte yaşama kültürüne sahip insanlarız, son zamanlarda yapılan tüm eylemler bu bildiklerimizi unutturmak üzere tasarlanmaktadır. Bu durumun aksine yapılan bu tür saçma tespitler bölücü terör örgütü ile aynı çember içerisinde buluşmak demektir. Onların arayıp da bulamadığı desteği ülkeyi çok sevdiğini iddia edenlerin (!) veriyor olması da çok manidardır. Ve iddia ediyorum ki; bu soruyu soran ya da tartışmaya açanların bu sorunun çıktığı yerlere turistik geziler dışında gittiğini de asla düşünmüyorum.
Avrupa’da ilk gittiğim ülke bir görev sebebiyle İspanya olmuştu, Madrid’de dolaşırken karnımız acıktı, hayatımda yeni tatlar tadayım diye bir çabam hiç olmamıştır yani anlayacağınız gözüm Türk Mutfağına ait bir şeyler arıyordu. Biraz uzaktan ileride dönerci olacağını tahmin ettiğimiz bir yeri yanımdaki arkadaşlarımla birlikte hedef seçtik ve oraya doğru yola koyulduk. Dükkanın yanına geldiğimizde dönerci tahminimiz tutmuştu ancak, dükkandaki renkler, resimler ve yazılar aç kalmamıza sebep olmuştu.
Tahmin ettiğiniz üzere Türk Mutfağı diye koşa koşa gittiğimiz dükkan PKAKA lı çıkmıştı. Acı olan, dükkana bir metre kala şuydu ki, o dükkanın içindekilerin de, Madrid de kendilerine yakın, çok rahat diyalog kuracakları en yakın insanlar bizdik ama maalesef o bir metre o anda aynı toprakların çocuklarına çok uzaktı. Her şeyi ile bize ait o dükkanla benim arama o bir metreyi kim koydu? Asıl sorulacak soru budur yoksa müthiş bir buluş yapmış gibi “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” sorusu değil.
Tatildeyim ve 7\24 çocuklarımla birlikteyim. Çok zaman yaptığımız gibi birlikte çizgi filmler izliyoruz, onlarla birlikte daha öncede defalarca izlediğim “Bir Böceğin Yaşamı” adlı çizgi filmi bilmem kaçıncı defa izledik. Çizgi film, yaşamı değiştireceğine inanan bir karıncanın etrafında gelişiyor. Yıllardır, hem kendilerine hem çekirgelere yiyecek depolamaya alışmış tüm karıncalar öğrenilmiş çaresizlik içerisindeyken bir tanesi, kendi ırkından olmayan başka böceklerin yardımıyla çekirgeleri alt edebileceğine inanıyor ve klasik tabiriyle boyundan büyük işlere kalkışıyor. Öğrenilmiş çaresizlikle, kendine güven duymanın mücadelesi sonucunda, kendine güvenin yanına, birlikten kuvvet doğarı ekledin mi kazanırsın çıkıyor!
Sonundaki sahne bana çok şey anlattı, bakalım ben size anlatabilecek miyim? Karıncaları kurtarmaya gelen diğer böcekler yaptıkları planlarla başarılı sonuca ulaşıyorlar. Karma böcek ekibinin içerisinde Heimlich isimli bir tırtıl var, ekip karıncalara veda ederken onu unuttuklarını fark ediyorlar, o sırda Heimlich kozanın içerisinden çıkmaya çalışmaktadır. Heimlich kozadan çıkar, bedeni hala tırtıldır, sırtında ise uçmasını bile sağlamayacak kadar küçük kanatları vardır, kozadan çıkınca yere düşer ve karıncalarla arasında şöyle bir diyalog geçer;
Heimlich: Bitti. Artık çok güzel bir kelebeğim. Benim kanatlarım ne kadar güzel.
Karıncalar: Heimlich uçmaya başlasan iyi olur ayrılmak üzereler.
Heimlich: Ben zaten uçuyorum, bu kadar yukarıdan hepiniz küçük karıncalar gibisiniz!
Bu diyaloglar devam ederken, hala tırtıl olan ve uçamayan Heimlich’e uçabilen iki böcek arkadaşı ile “bu kadar yukarıdan hepiniz küçük karıncalar gibisiniz!” dediği karıncalar yardım etmektedir!
Küçücük, dar mı dar bir kozanın içinde uğraş-çabala, kelebek olacağın umuduyla, coşkuyla küçücük bir delikten, büyük çaba gerektiren hayatının en uzun, en zor yolculuğunu yap, dışarı çıktığında da hala tırtıl ol, hayatı boşa yaşamak bu olsa gerek. Bu durumdan daha boş, daha büyük hayal kırıklığı mı olur derseniz, olur derim: o da tüm tırtıllığına rağmen etrafına “ben kelebeğim” cakası satmak olur ki bu aynı zamanda zavallılığın diğer adıdır…
Ve kendini kelebek sanan tırtıllar o bir metre daha da uzak olsun diye çabalayanların gerçek yüzüdür! Kendi tırtıllığına bakmadan, “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” iğrenç kibri ile bu soruyu soranlar bir kelebek olur mu derseniz, cevap zaten ortada derim…
Etrafımız kendini kelebek sanan tırtıllarla dolu farkında mısınız?
Zafer Ercan
09.07.2010
zafer@zaferercan.com